Charles Darwin'in ortaya koyduğu evrim ve doğal seçilim kuramı, biyolojinin en büyük devrimlerinden biriydi. Darwin'e göre 'en güçlü olan' hayatta kalırdı ancak burada güç, somut anlamdaki gücün değil çevreye en iyi uyum sağlayanın güçlü olduğu ve hayatta kalabildiği bir güçtü. Ve en önemlisi:
Doğal seçilim doğa tarafından gerçekleşirdi. İnsan eliyle veya devlet zoruyla değil. Doğa kendisini ayıklamayı bilirdi.
Darwin, yaşam hakkının ihlal edilemeyeceğini açıkça savunuyordu.
Ancak 1882'deki ölümünden sonra, onun fikirleri çarpıtıldı. Sahneye bu kez Darwin'in kuzeni Francis Galton çıktı.
Öjeni: 'Üstün Doğan' İnsan Hayali
Galton, Mendel'in kalıtım yasalarını ve Darwin'in evrim teorisini sosyal hayata uygulamaya kalktı. Böylece Yunanca 'iyi doğan' anlamına gelen eugenics yani öjeni kavramı ortaya çıktı.
Aslında bu fikir, köklerini Antik Yunan'a, Platon'a kadar götürüyordu. Platon, devletin güçlü ve sağlıklı bireylerin üremesini teşvik etmesi gerektiğini savunmuştu. Ancak tarih bize şunu gösterdi: 'Güçlü olan çoğalsın' fikri, çok hızlı bir şekilde 'zayıf olan yok edilsin' anlayışına dönüşebiliyordu.
Bilimsel Irkçılığın Kurumsallaşması
20.yüzyılın başlarında öjeni, bir düşünce olmaktan çıkıp resmi politika haline geldi. 1896'da ABD'de epilepsi ve akıl hastalarının evlenmesini yasaklayan ilk yasalar çıkarıldı. 1903'te Amerikan Üreme Kurumu, 1911'de Irk Islahı (Race Betterment) kurumları kuruldu.
John Harvey Kellogg – evet, mısır gevreği üreticisi olan Kellogg – bu hareketin en ateşli savunucularındandı. Öjeni kayıt ofisleri kuruldu. Aileler, soy ağaçları, genetik özellikler fişlendi.
'Uyumsuz' ilan edilenler ise çoğunlukla göçmenler, yoksullar, azınlıklardı.
Devlet Eliyle Şiddetin Başlangıcı
1909'da California'da başlayan zorla kısırlaştırma uygulamaları, 39 eyalete yayıldı.
1909–1979 yılları arasında epilepsisi olan veya akıl sağlığı yerinde olmaya en az 20 bin kişi rızası olmadan kısırlaştırıldı.
ABD Yüksek Mahkemesi bu uygulamaları anayasal buldu.
Bir hakim bu karara ilişkin şu acımasız cümleleri kurdu:
'Bu kadar embesille yaşadığımız yeter.'
Amerikan yerlileri olan Kızılderililerin ise yüzde 25 ila 50'sinin, başka operasyonlar sırasında haberi bile olmadan kısırlaştırıldığı ortaya çıktı.
Nazi Almanyası: Öjeninin Zirvesi
Dünyada Çin, Avustralya, Norveç başta olmak üzere birçok ülkede öjeni uygulansa da en korkunç örnek Nazi Almanyasıydı.
Bugün genellikle Almanya'yla özdeşleştirilen öjeni politikalarının ilk laboratuvarı ABD'ydi. Amerikan öjeni kurumları, tüm çalışmalarını Almanya'ya gönderdi.
Hitler, Landsberg Hapishanesi'nde geçirdiği 9 ay boyunca bu fikirleri sistematik hale getirdi.
1933'te 'Kalıtsal Hastalıkların Önlenmesi Yasası' çıkarıldı. Doktorlar ihbar yükümlüsü oldu.
Sonuç: 400 bin kişi zorla kısırlaştırıldı.
Ardından ötenazi merkezleri açıldı.
Gaz odalarından önce, 'hasta' ilan edilen insanlar otobüslere bindirildi, egzoz gazıyla öldürüldü.
Sonrası daha karanlık; Auschwitz, Josef Mengele, insan deneyleri…
Bilim, artık insanı iyileştiren değil ayıklayan bir makineye dönüştü.
Bu ideoloji, halka bilimsel bir zorunluluk gibi sunuldu:
'Sağlıklı insanlar savaşta ölürken, güçsüzlerin yükünü neden toplum çeksin?'
Evrim teorisi, bağlamından koparılarak etik dışı bir seçme gerekçesi haline dönüştürüldü.
Geri mi dönüyor?
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Nazi Almanya'sının çöküşüyle öjeni kelimesi rafa kaldırıldı.
Ama 2003'te insan genomunun tamamen çözülmesiyle yeni bir kapı aralandı.
Bugün artık zorla kısırlaştırma yok belki.
Ama genetik eleme, embriyo seçimi, moleküler biyoloji gibi araçlar var. Lord Ritchie-Calder; 'Nasıl plastikle, metalle oynanıyor, onlara dilediğimiz biçimi verebiliyorsak, şimdi de artık canlı modeller imal edebilecek duruma gelmiş bulunuyoruz' ifadeleriyle yaklaşan felakete mi parmak basıyordu? Çekirdek, hormon, gen, genetik, DNA, virüs, bakteri, mantar, biyolojik silah/saldırı ve benzeri biyolojik terimleri, yeni dünyanın öjeni araçları mı?
Soru şu: Yeni dünyanın öjenisi, beyaz önlükler Mİ?
İnsanlar üzerinde yapılan çalışmalar akıl almaz boyutta: 'Aşağılık' insanları ortadan kaldırıp 'üstün ırk' yetiştirmeye kalkalım mı?, Uğrumuzda savaşsın diye askerler üretelim mi?, 'Yararsız' çocukları önceden elimine etmek ya da sipariş üzerine istenen özelliklerde bebek üretilmesi için genetik tahminlerinden yararlanalım mı?, 'Sperm bankaları'nın yanında, kendimiz için yedek organ, yani yedek böbrek, karaciğer, kalp vs. saklanan 'tasarruf bankaları' açalım mı? Liste uzayıp gidiyor…
ilerleme değil felaket
Evrim teorisiyle gelişip öjeni ile başlayan bu karanlık bize şunu öğretiyor:
Bilim, etikle sınırlandırılmadığında ilerleme değil felaket üretir.
Belki de en gerçekçi distopya romanı, 1984 veya Yeni Dünya Düzeni değildir. İçinde bulunduğumuz ve geleceğin ne getireceğini bilmediğimiz durdurulamaz olandır.
'Üstün insan' hayali, insanlığı hiçbir zaman yüceltmedi.
Sadece kimlerin feda edilebilir olduğuna karar veren bir düzen yarattı.
Ve tarih bize şunu söylüyor:
İnsanlık 'Daha üstünü' üretmeye kalktığında, insan olmayı kaybeder.
