Türk Dil Kurumu, yılın sonuna yaklaşırken önümüze ilginç bir anket koydu. 2025 yılını en iyi anlatan kelimeyi seçecekmişiz. Seçeneklere bakıyorum: 'Dijital Vicdan', 'Eylemsiz Merhamet', 'Çorak', 'Vicdani Körlük'...
Kulağa ne kadar nahif, ne kadar temiz geliyor değil mi? Sanki bir akademik makalenin başlığını atar gibi...
Ama gelin biz resmiyeti bir kenara bırakıp, kapımızı penceremizi kapatıp, birbirimizin gözünün içine bakarak biraz dertleşelim. Çünkü sokaktaki gerçek, o anketlerdeki kelimelere sığdıracak kadar basit değil ne yazık ki. 2025, 'körlük' ya da 'eylemsizlik' gibi pasif, durumu hafifleten kelimelerle geçiştirilecek bir yıl olmadı, en azından benim için...
Bu yılın alnına kazınan, boğazımızda o yutkunamadığımız yumru gibi duran tek bir kelime var. Benim iç sesime göre o kelime 'utanç'tan başka bir şey değil...
Neden mi bu kadar karamsarım?
Hafızamızın o 'unutmak' için çırpındığı çekmecelerini biraz karıştıralım. Bakalım bu yıl neleri sineye çektik, neleri 'olur böyle şeyler' diyerek kanıksadık?
Yılın finalini, belki de en sarsıcı yerden, evimizin baş köşesinden yaptık. Akşamları çayımızı yudumlayıp, 'Bakalım dünyada neler olmuş?' diye açtığımız o ekranlar var ya... Hani bize yıllarca doğrudan, dürüstlükten, ahlaktan bahseden o 'güvenilir' yüzler...
İşte bu yıl, o güvenilir yüzlerin arkasındaki karanlık ruhu gördük hep birlikte... Haber spikeri Ela Rumeysa Cebeci'nin adının uyuşturucuyla; o pisliğin içine batmış, kapkaranlık dünyayla anılması; tutuklanıp cezaevine gönderilmesi... Ya da yıllarca 'sözünü sakınmaz', dediğimiz 'dobra' bildiğimiz Mehmet Akif Ersoy...
Burada mesele sadece kişiler de değil aslında. Mesele, bizim 'güven' duygumuzun aldığı yara. Ekranın önünde papyon takıp bize hayat dersi verenlerin, aslında arka sokakların o kirli labirentlerinde kaybolmuş olması... 'Kimse göründüğü gibi değilmiş' cümlesini bu yıl ne çok kurduk, değil mi? İşte bu hayal kırıklığı, bu kandırılmışlık hissi insanı yerle bir ediyor, ne dersiniz? sizce de böyle mi?
Peki ya o bebekler? 2025'in başında, kışın o soğuk günlerinde içimizi donduran 'Yenidoğan Çetesi' gerçeği... Hangi siyasi görüşten olursanız olun, hangi partiye oy verirseniz verin; bir bebeğin canının 'para birimine' dönüştürülmesi karşısında dizlerinizin bağı çözülmedi mi?
Özel hastanelerin o steril, bembeyaz koridorlarında, sırf devletten günlük 8 bin lira daha fazla alabilmek için bebeklerin ciğerlerini patlatan, onları aç bırakarak ölüme terk eden o 'beyaz önlüklü' cellatları nasıl unutmamız mümkün olur?Hemşirelerin, cansız bir bedenin başında para hesabı yaptığı o ses kayıtları, insanlığımızdan utandırmadı mı hepimizi?
Yazın kavurucu sıcağında Diyarbakır'dan gelen o haberle yıkıldık. 8 yaşındaki Narin... Küçücük bir kız çocuğu, en güvenli olması gereken yerde; evinde, ailesinin içinde katledildi.
Koskoca bir köy, bir aile, amcalar, abiler, anneler... Herkes sustu. O 'kutsal aile' dediğimiz kavramın, feodal bağlar ve karanlık sırlar uğruna nasıl bir suç ortaklığına dönüştüğünü izledik. Narin'in mezarına bayrak asıp hamaset yapanlar oldu ama hiçbiri, o çocuğun 'neden' korunamadığı sorusuna cevap veremedi. Bir çocuğun çığlığını duymayan, duysa da 'ailemize zeval gelmesin' diye susan o vicdan, hangi kelimeyle açıklanabilir?
Sadece çocuklar mı? Bu yıl kadınlar ve gençler için de bir 'kıyamet provası' gibiydi. İstanbul'un tarihi surlarında gencecik İkbal ve Ayşenur'un hayattan koparılması... Ve hemen ardından patlayan o 'Discord' rezaleti. Gençlerimizin, çocuklarımızın elindeki o telefonların içinde, 'panelci' adı verilen çetelerin kurduğu tuzaklar... Kız çocuklarına şantaj yapan, onları dijital kölelere dönüştüren o sanal bataklık. Mehmet Akif olayında da gördük ki; dijital dünya ile gerçek dünyanın kiri birbirine karışmış. Bir yanda fuhuş ağları, diğer yanda şantaj çeteleri... Ve biz ebeveynler, 'Çocuğum odasında oyun oynuyor' zannederken, aslında o odalarda ne fırtınalar koptuğunu çok geç fark ettik.
Bizi biz yapan en temel duygu; merhametimiz de bu yıl ağır yaralandı. TDK'nın 'Eylemsiz merhamet' gibi yumuşak ifadeleri, sokaktaki kanı temizlemeye yetmiyor. Sokak hayvanları meselesinde, 2024 yılında çıkan o yasa(!) ile zaten insanlığımızı fırlatıp atmışken bu sene daha berbat bir hale geldik. Gebze ve Niğde'de o siyah poşetlere doldurulanlar, yalnızca patili dostlarımız değil; insanlığımızdı da aynı zamanda. Bir kap su vermenin huzurundan, küreklerle can almanın vahşetine savrulduğumuz bu yılı, hangi sözlük ya da o sözlükteki hangi sözcük aklayabilir?
Ve Erzincan İliç... Toprağın altındaki altını, toprağın üstündeki candan daha değerli gören o vahşi hırs. 9 işçimiz milyonlarca ton zehirli toprağın altında kaldı. Yabancı şirketler karını alıp giderken, bizim toprağımıza siyanür, bizim payımıza hüzün ve bizim payımıza yine feryat figan düştü!
Şimdi TDK yetkililerine ve o anketi hazırlayanlar söylemek istediğim şudur; Siz sözlüklerde 'zarif', 'akademik', 'kulağa hoş gelen' kelimeler aramaya devam edin. Ama sokağın, pazarın, vicdanın ve tarihin 2025 yılı için seçtiği kelime o entelektüel sözlüklerde yer alacak kadar nahif ve akademik değil...
Biz kör değiliz!
Her şeyi görüyoruz. Vitrinlerin inmesini de, bebeklerin nefessiz kalmasını da, Narin'in suskunluğunu da... Bizim sorunumuz 'görmemek' değil. Bizim asıl sorunumuz, tüm bunları gördükten sonra hayatımıza hiçbir şey olmamış gibi devam edebilme yeteneğimiz.
O yüzden 2025'in özeti; ne körlüktür ne de çoraklık. Eğer hala düşünmek için, sorgulamak için biraz vicdanımız varsa bu yılın kelimesi 'utanç'tan başka bir şey değil.
Söylediğim gibi; tabii, hâlâ yüzü kızaracak birileri kaldıysa...

