Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump'ın 2026'nın hemen başında Venezuela'ya yönelik başlattığı askeri harekat ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun devrilmesi, dünya siyasetinde kartların yeniden dağıtılmasına neden oluyor. Washington, yıllardır 'demokrasi' kılıfı altında sakladığı emperyalist emellerini bu kez hiç çekinmeden, en kaba haliyle sahaya sürdü. Seçim döneminde kendisini 'Savaşları bitirecek lider' ve bir barış yapıcı olarak pazarlayan Trump'ın maskesi, Caracas sokaklarına inen Amerikan postallarıyla birlikte paramparça oldu. Karşımızda artık bir barış elçisi değil, gücünü pervasızca kullanan bir 'savaş lordu' var.
Monroe Doktrini'nin Kanlı Dönüşü: Hedef Demokrasi Değil, Petrol
Beyaz Saray'ın bu hamlesi, 19. yüzyılın tozlu raflarından indirilen Monroe Doktrini'nin modern ve çok daha agresif bir versiyonu aslında. ABD yönetimi, 'Arka bahçemi ben düzenlerim' anlayışıyla hareket ederken, operasyonun gerçek gerekçesi olan uyuşturucu ticareti ve göçmen krizi söylemleri inandırıcılıktan oldukça uzak duruyor. Asıl meselenin Venezuela'nın sahip olduğu devasa petrol ve doğal gaz rezervleri olduğu gün gibi ortada.
Trump yönetimi, enerji piyasasını domine etmek ve iç politikada elini güçlendirmek adına uluslararası hukuku ayaklar altına alıyor. Petrol tankerlerine el konulması ve kaynakların ABD kontrolüne geçmesi, bu operasyonun bir kurtarma harekatı değil, düpedüz bir 'kaynak yağması' olduğunu kanıtlıyor. Tarih tekerrür ediyor; 2003 yılında Irak'a 'özgürlük' götürdüğünü iddia eden zihniyet, bugün Latin Amerika'da aynı senaryoyu vizyona sokuyor.
Putin'e 'İşgalci', Trump'a 'Kurtarıcı' Demek: Batı'nın İkiyüzlülüğü
Dünya kamuoyu yıllardır Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna işgalini haklı olarak eleştiriyor ve bunu bir egemenlik ihlali olarak görüyor. Ancak bugün Washington'ın Venezuela'da yaptığı ile Moskova'nın Ukrayna'da yaptığı arasında ne fark var? Trump'ın dış politikası, tam anlamıyla 'kaosun politikaya dönüştürülmüş hali' olarak karşımızda duruyor. Bir ülkenin liderini askeri güçle devirmek, o ülkenin egemenlik haklarını yok saymak, uluslararası normları yerle bir etmekten başka nedir?
Batı dünyası ve Avrupalı liderler korkunç bir sınavla karşı karşıya. Eğer Putin bir tehditse, Trump'ın eylemleri de aynı derecede küresel tehdit olarak tanımlanmalı. Yemen, Somali ve Suriye'de artan bombardımanlar ve sivil kayıplar, Trump'ın 'barış' söyleminin içi boş bir propagandadan ibaret olduğunu gösteriyor.
Tehlikeli Emsal: Çin ve Tayvan İçin Yeşil Işık mı?
Venezuela'daki bu oldubitti, sadece Amerika kıtasını değil, Asya-Pasifik dengelerini de sarsacak potansiyele sahip. ABD'nin yanı başındaki bir ülkeye askeri müdahalede bulunması, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping için bulunmaz bir emsal teşkil ediyor. Pekin yönetimi, 'ABD kendi bölgesinde bunu yapabiliyorsa, ben neden yapmayayım?' sorusunu masaya koyduğunda, Washington'ın Tayvan savunması ahlaki ve hukuki zeminini kaybedecektir.
Trump'ın yaktığı bu ateş, Venezuela'da bir iç savaş riskini körüklemekle kalmıyor, küresel sistemin çivisini de yerinden söküyor. Demokrasinin süngü ucunda gelmeyeceği, aksine bu tür müdahalelerin anarşi ve istikrarsızlık doğuracağı gerçeği, ne yazık ki bir kez daha kanlı bir tecrübeyle öğreniliyor.
Venezuela'daki bu müdahale, sadece bir başlangıç mı yoksa münferit bir olay mı? Trump'ın 'önce Amerika' diyen ama aslında 'sadece Amerika'yı kasteden bu saldırgan doktrini, gözleri namlunun ucundaki diğer ülkelere çevirdi. Bölgedeki diğer sol yönetimler, özellikle Küba ve Nikaragua, şimdiden sıranın kendilerine gelip gelmeyeceğinin tedirginliğini yaşıyor. Daha geniş perspektifte ise ABD'nin 'düşman' olarak kodladığı İran gibi ülkeler için tehlike çanları her zamankinden daha yüksek sesle çalıyor. Trump uluslararası arenayı, güçlü olanın zayıfı ezdiği bir vahşi batı kasabasına çevirmiş durumda. Artık zengin yeraltı kaynaklarına sahip olan ve Batı hegemonyasıyla uyumsuz hareket eden hiçbir devlet, kendini tam anlamıyla güvende hissedemez. Pandoranın kutusu bir kez açıldı; bugün Caracas'ta yükselen dumanların, yarın hangi başkentin gökyüzünü kaplayacağını kestirmek imkansız. Tek bildiğimiz gerçek şu: Küresel istikrar artık pamuk ipliğine bağlı.

